🕯️ Öykü Adı: Misafir Defteri
🕯️ Tür: Psikolojik Korku, Gotik Korku, Gerilim
🕯️ Okuma süresi: Yaklaşık 12 dakika
🐦⬛ Yazar: Gizem Kayıhan
© 2026 Gizem Kayıhan. "Misafir Defteri" adlı bu öykünün tüm hakları saklıdır. Metnin tamamı veya bir bölümü, yazarın yazılı izni olmaksızın kopyalanamaz, çoğaltılamaz veya başka bir mecrada yayımlanamaz.
🕯️ Konu: Misafir Defteri, gizemli bir wellness otelinde geçen kısa bir korku hikâyesi. Uludağ’da Aurora Retreat Palace adlı bir wellness oteline davet edilen Ece ve Sevda, kısa sürede bu tatilin yoga, meditasyon ya da arınma değil, çok daha karanlık bir şey için organize edildiğini fark eder.
Misafir Defteri
Kışın ilk nefesi ağaçların arasından sızarken Ece ve Sevda’nın, beyaz yakalı hayatlarının konforlu sınırlarını aşıp o sapa orman yoluna sapmaları, bir tercihten ziyade imzaladıkları mecburi bir sözleşmenin infazı gibiydi. Navigasyon ekranında boşluğun ortasındaki hedef, aklın dışına çıktıklarının ilk işaretiydi.
Ece, direksiyonun üzerinden yola bakıp iç geçirdi.
“Bir şey mi oldu?” dedi Sevda.
“Bence biri sana şaka yaptı, böyle bir otel yok.”
Sevda güldü.
Telefonunu Ece'ye doğru tutup e-postayı bir kez daha açtı. Altın rengi ince harflerle yazılmış davetiye, ekranı doldurdu.
KENDİNİ GERİDE BIRAKMAYA HAZIR MISIN?
Aurora Retreat Palace Uludağ
Yedi gün.
Nefes terapisi.
Meditasyon.
İçsel dönüşüm.
Geçmiş yüklerinden arınma.
Kolektif uyum.
Benlikten özgürleşme.
Uyanış.
Sadece seçilmiş misafirlere %50 indirim!
“Bak.” dedi Sevda. “Bunu yüzüncü kez gösteriyorum.”
“Neden hiç gitmediğimiz bir otel… böyle bir davetiye göndersin ki? Kesin biri şaka yaptı. Yola çıkmadan önce nasıl düşünemedim bunu…”
Sevda gözlerini devirdi.
“Neden göndermesinler? Sürekli böyle yoga kamplarına katılıyorum, mail listelerinde olmam normal. Tanıtım işte.”
“Peki navigasyonda görünmemesi?”
“Konum attılar ya.”
“Bir otelin navigasyonda çıkmaması normal mi sence?”
“Dijital detoks konsepti falandır.”
Ece cevap vermedi.
Yol yaklaşık yarım saattir tek bir virajın içine sıkışmış gibiydi. Ağaçlar birbirine yaklaşmış, dalları gökyüzünü boğmuştu.
Telefondan gelen konum sesi yeniden buyurdu:
“Sağa dönün.”
Otel, ağaçların arasından tırnak misali yükselen, kasvetli ve kibirli bir yapıydı. Modern hatları, sanki kadim bir karanlığın üzerine zorla giydirilmiş dar bir zırhtı. Tabelada altın harflerle “Aurora Retreat Palace” yazıyordu. Sağ alt köşeye iliştirilmiş “Uludağ” yazısı nispeten daha gösterişsizdi.
Avludaki görevlilerden biri, anahtarı Ece'den buz gibi ve kesin bir el koyuşla aldı.
Kapı açıldığında, onları ilk karşılayan koku oldu. Yoğun, baharatlı bir tütsü ve taşın hafızasına işlemiş rutubetin tatsız birleşimi. Ardından gülümseyerek yaklaşan iki figür.
Lale ve Cem.
Yüzlerindeki o tekinsiz huzur… Gülümseme biçimleri, insanın ruhunda istemsizce diz çökme arzusu uyandırıyordu.
“Hoş geldiniz.” dedi Lale. Sesi, bir yılanın derisini zeminde sürüyüşü kadar yumuşak ve zehirliydi. “Arınmaya hazır mısınız?”
Sevda heyecanla çantasını kavrarken, Ece etrafa bakındı. Lobinin köşesinde oturan bir kadın, gözlerini kırpmadan onlara bakıyordu. Dudakları bir lanet okurcasına kımıldadı. Yeniden baktığında orada kimse yoktu.
“Ece?” diye seslendi Sevda, koluna dokunarak.
Odaya çıktıklarında, dekorasyonun tuhaflığı az önceki sanrının etkisini zayıflattı. Tavandan yere kadar uzanan ağır kadife perdeler, loş sarı ışık, kristal avize, bordo duvar kâğıdı…
Sevda yatağın üstüne keyifle kendini bıraktı:
“İlk kez böyle bir yer görüyorum! Ne kadar tuhaf bir atmosferi var değil mi?”
Ece başını salladı. Eşyalarını dolaba yerleştirirken bir bit yeniği arıyordu. Burası hakkında ne kadar az şey bildiklerini düşününce ürperdi. Elindeki sarı kazağı askıya asarken Sevda'nın tiksinen bakışlarıyla karşılaştı.
“Ayy, hiç sevmem bu rengi.”
“Neden? Nesi var?”
“Bilmem… Bu renk beni çok soluk gösteriyor, ölü gibi. Bence herkesi de.”
Kapı hafifçe tıklandı. İçeri uzun boylu, genç bir kadın girdi. Elinde bordo kaplı iki defter vardı.
“Hoş geldiniz. Bunlar, size özel misafir defterlerimiz. Burada kaldığınız süre boyunca sabah seanslarında doldurmanız gerekiyor. Ruhunuzu arındırmanın ilk adımı, her şeyi yazıya dökmek.”
Daha soğuk bir tonla ekledi:
“Giriş bölümünü hemen doldurmalısınız. Kimse okumayacak, son gece bunları yakacağız.”
Ece, gözlerini kurumuş kan rengi defterin kapağında gezdirdi. Köşesinde küçük bir sembol vardı. Bir halka. İçinde alev kıvılcımları kıvranıyordu.
Telefonlarını teslim ettiklerinde, dünyanın geri kalanıyla olan bağları da kopmuştu. Görevli çıkınca Sevda defterin giriş kısmını doldurmaya başladı. Ece'ye de aynını yapmasını salık verdi. Ece, ilk sayfaya göz attı.
Kimlik bilgileri, üst kısma inci gibi bir yazıyla çoktan yazılmıştı. Hemen altında istenen bilgilerse absürttü. Doğum saati, kan grubu, çocukken en korktuğu şey, hatırladığı ilk rüya...
Kalemi eline aldığında, bir şeylerin ters gittiğini haykıran o ilkel sezgi, alarm gibi çalmaya başladı. O an zihninde bir savunma mekanizması inşa etti. Doğum saatini yanlış yazdı, her şeyi tam zıttıyla değiştirdi.
İlk günler sıradandı. Yoga seansları, bitki çayları, meditasyon, doğa yürüyüşleri, kampın diğer misafirleriyle kaynaşma…
Günler geçtikçe otelin havası ağırlaştı. Sabah meditasyonlarında herkes daha senkronizeydi. Yüzler, sanki yavaş yavaş aynı ifadeye evriliyordu. Sürekli bir “toplu bilinç” kavramı tekrarlanıp duruyordu.
Lale bunu bir kurtuluş gibi anlatıyordu.
İnsan zihninin en büyük yükünün bireysellik olduğunu, acının da korkunun da yalnızca kendimizi ayrı sanmamızdan kaynaklandığını söylüyordu.
Ece, diğer misafirlerin gözlerindeki ışığın günden güne solduğunu, yerini donuk ama dingin bir itaat ifadesine bıraktığını şüpheli bir dehşetle izliyordu.
Sabah seanslarında kendilerine ait misafir defterini dolduruyor, önceki gece gördükleri rüyaları yazıyorlardı. Ece, her şeyi çarpıtıyor ve deftere yalan yanlış şeyler yazmaktan açıklayamadığı bir zevk alıyordu.
Bir gece yarısı, uykuyla uyanıklık arasında, Sevda’nın yatağının başında dikilip ona baktığını görünce korkuyla sıçradı.
Uykusunda geziyordu.
Onu yatağına yatırıp sigara içmek için balkona çıktığında, bir an ormanın ilerisinde Lale'yi gördüğünü sandı. Dönüp kendisine baktığını... Bu düşünceyi geçiştirse de bir şekilde tuhaf bir şeyin içinde olduğunu biliyordu. Ara sıra Sevda'yla buranın normal olmadığını konuşacak oluyor, kelimeleri onun huzurlu gülümsemesine çarpıp geri dönüyordu.
Son gece geldiğinde, ertesi gün otelden ayrılacak olmalarının telaşı içini sardı. Buradan gerçekten öylece çıkıp gidebilecekler mi, merak ediyordu.
Yemek salonu, her zamankinden süslüydü. Ece, etrafına baktığında Lale ve Cem'in herkes üzerindeki mutlak hakimiyetini gördü. Kendisinin de ipleri onların parmaklarına dolanmış, iradesiz bir kukla olup olmadığını düşündü.
Hayır, diğer konuklar kadar kapılmamıştı.
Onlar, sanki o iki efendinin bir sonraki nefesini, cümlesini bekleyen boş birer kabuktular. Ve bu sessiz direnci, Ece'yi bir şekilde onlar gibi olmaktan koruyordu.
Yemekten sonra yükselen o tuhaf, tiz çalgı sesleri, insanın sinirlerini lime lime eden bir ritimle odayı doldurdu. Ece, dans eden kuklaların arasına karıştı, bakışlarını ölü bir balık gibi boşluğa sabitleyerek uyum sağladığını umdu.
Görevlilerden biri, elinde küçük bir ateşle konukları dolaşıyor, ellerinin üstüne bir çizik atıp akan birkaç damla kanı yanan ateşe damlatıyordu. Kimse acıyla bağırmıyor, elini geri çekmiyordu.
Ece, sırtından aşağı bir ürperti hissetti. Adımlarını yumuşatarak salonun çıkışına kaydı. Dışarı çıktığında, dağın dondurucu ayazı ciğerlerine doldu ama nefes alamadı. Buradan hemen gitmesi gerekiyordu. Arabanın anahtarı yoktu, yerini bile bilmiyordu. Orman, etrafı saran kapkara bir duvar gibi yükseliyor, yaprak seslerinden gelen fısıltılar, kaçacak bir yer kalmadığını haykırıyordu.
Refleksle yanındaki ağacın dikenli yapraklarından birini kopardı. Elinin üstüne küçük bir çizik attı. Yere düşen birkaç damla kanı ayağıyla dağıttı. Döndüğünde Lale kapıda bekliyordu.
“Ritüeli kaçırdınız mı?” dedi.
Ece, kalbinin göğüs kafesini parçalayacağını sandığı o anı, hayatta kalma içgüdüsünün soğukkanlılığıyla yönetti. Elini, sanki ritüelin bir nişanesiymiş gibi Lale’ye uzattı.
“Hayır.”
Lale uzun uzun baktı.
“Ne yapıyordunuz burada?”
Ece acelesi varmış gibi içeri bakarken sadece “Sigara.” dedi.
Lale omuz silkip kenara çekildi.
Gecenin sonuna doğru herkes geniş bir çember hâlinde yere oturdu. Cem, ortalıkta bir gölge gibi dolanıyordu. Lale ise tam merkezde dikilmiş, anlaşılmayan, hırıltılı kelimeleri ritmik bir şekilde tekrarlıyordu.
Bir anda, sanki tek bir bedenin parçasıymışçasına, çemberdeki herkes geriye doğru yere serildi. Ece de zihnindeki o panik çığlıklarını bastırarak kendini geriye bıraktı. Bilincinin yavaş yavaş bir kuyuya düştüğünü hissetti. Zihninin derinliklerinde, defterine yazdığı o yalanlardan ördüğü zırhın çatlamamasını umdu.
Kollarının, bacaklarının uyuştuğunu hissediyordu. Misafir defterleri, bir bir çemberin ortasındaki ateşe atılıyordu. Görevliler, baygın konukları odalarına taşıyordu. Bir görevli onu kucağına aldığında, bedeni bir ceset kadar cansız, bir kaya kadar ağırdı. Nefesini tuttu.
Kapı kapandığında gözlerini açtı. Yanındaki yatakta Sevda'yı görünce derin bir nefes aldı. Kımıldamaya cesareti de enerjisi de yoktu, kendini istemsizce uykunun kollarına bıraktı.
Sabah güneşi, odanın karanlığını dağıtmamıştı. Ece gözlerini araladığında Sevda’yı ayna karşısında gördü. Valizini toplamış, giyecek bir şeyi kalmadığı için söyleniyordu. Ece'nin dolabındaki sarı kazağa baktı.
“Aaa, bugün bunu giyebilir miyim?” dedi.
Ece, boğazında düğümlenen dehşeti yutkunarak istemsizce kafasını salladı. Sevda kazağı üstüne geçirip aynanın karşısına geçtiğinde memnuniyetle iç geçirdi.
“Çok güzel.”
Ece afalladı.
“Ama sen… bu rengi sevmiyordun…”
Sevda yavaşça arkasına döndü. Gözlerinde Lale'yi anımsatan bir parıltı belirdi.
“Saçmalama… sarı… benim en sevdiğim renktir.”
- SON -
Bu hikâye tamamen kurgudur. Karakterler, mekânlar, kurumlar ve olaylar hayal ürünüdür. Gerçek kişi, yer veya olaylarla hiçbir ilgisi yoktur. En azından bizim bildiğimiz kadarıyla.
© 2026 Gizem Kayıhan
Bu öykünün tüm hakları saklıdır. Hikâyenin bağlantısını paylaşabilirsiniz. Ancak metnin tamamının veya bir bölümünün izinsiz olarak başka mecralarda yayımlanması ve çoğaltılması yasaktır.
“Misafir Defteri”ni okuduğunuz için teşekkürler! Öyküyle ilgili düşüncelerinizi yorumlarda belirtmeyi unutmayın!
Kısa korku öykülerini seviyorsanız, blogdaki diğer gotik korku ve gerilim hikâyelerine de göz atabilirsiniz.
Yorumlar
Yorum Gönder
Yorum Bırak