Bir e-posta. Bir ek dosya. Bir tık.
Ve sonra… uzun, sessiz, tuhaf bir bekleyiş.
Yayınevlerine dosya gönderdikten sonra başlayan süreç, psikolojik bir maratondur. Çünkü o andan itibaren yazar, artık yalnızca yazan biri değildir; aynı zamanda düşünen, kuran, şüphelenen, umutlanan, karamsarlaşıp tekrar umutlanan bir zihindir.
Ve bu zihin her durduğunda, el otomatik olarak Google’a gider. Arama çubuğu ise bir tür iç dökme defterine dönüşür.
Bu yazıda, yayınevlerine dosya gönderdikten sonra Google’da en sık aratılan, endişe seviyesi yüksek 21 soruyu ele alacağız. Eğer sen de bu sürecin içindeysen, muhtemelen kendini en az on tanesinde yakalayacaksın!
1. Yayınevleri dosya okumaya kaç günde başlar?
Gönder tuşuna bastıktan sonraki ilk 24 saat içinde sorulur.
Cevap genellikle tatmin edici değildir.
Çünkü herkesin söyleyeceği tek şey vardır: “Değişir.”
2. Yayınevleri gelen dosyaları gerçekten okuyor mu?
Bu soru, umut ile paranoya arasındaki ince çizgide doğar.
Google ise sana kesin bir cevap vermez. Sadece forum yorumlarını ve şehir efsanelerini sunar.
3. Dosya başvurusu kabul eden yayınevleri hangileri?
Gözden kaçırdığın bir yayınevi olup olmadığından emin olmak istersin.
4. Dosyam basılmayacaksa bana geri dönüş yapılır mı?
Kısa cevap: Çoğunlukla hayır.
Uzun cevap: Sessizlik, bu sürecin resmi dilidir. Ve sessizlik her zaman olumsuzluk olarak tercüme edilir.
5. Olumsuz dönüş kaç günde gelir?
Bu soru, umudu matematiksel bir takvime sıkıştırma çabasıdır.
Ne kadar erken gelirse, o kadar çabuk toparlanacağını sanırsın.
Ama bekledikçe, ihtimaller dallanıp budaklanır.
6. Yayınevleri yazara dönüş yapar mı?
Cevap ararken aslında şunu sorarsın: “Görülüyor muyum?”
7. Dosyam kaybolmuş olabilir mi?
E-posta gönderildi: evet.
Ekte dosya var: evet.
Ama zihnin fısıldar:
“Ya spam’a düştüyse?”
8. Yanlış yayınevine mi gönderdim?
Bu arama, geç gelen farkındalık krizidir.
Dosya çoktan gitmiştir. Ama sen tür, katalog ve yayın çizgisini yeni okumaya başlarsın.
9. Aynı anda birden fazla yayınevine göndermek doğru mu?
Doğru.
10. Dosya gönderdiğim yayınevinin başına bir şey mi geldi?
Google araması başlar. Instagram profili kontrol edilir. Son paylaşım tarihi incelenir.
11. Dosyam çok mu uzun?
12. Dosyam çok mu kısa?
13. Üslubum yeterince edebi mi?
14. Konum klişe mi?
15. Daha önce böyle bir kitap yazıldı mı?
Bu beşli paket, yazarın gece yarısı sorgulama setidir.
16. Yayınevleri ilk dosyalara şans verir mi?
Bu soru, “Acaba influencer mı olmak gerekiyor?” sorusunun zarif halidir. Cevabı pek zarif değil.
17. Tanıdık olmadan kitap bastırmak mümkün mü?
Google sana uzun uzun “mümkün” der.
18. Dosyam reddedilirse ne yapmalıyım?
Bu soru, zihinsel olarak düşüşe hazırlanma egzersizidir.
19. Reddedilmek normal mi?
Cevap: Fazlasıyla.
Ama bunu kendine anlatmak zordur.
23. Kaç ret normaldir?
Yazarlar arasında görünmez bir yarış vardır: “Kaç ret yedin?”
Ne kadar çoksa, o kadar “gerçek yazar” sayılırsın.
20. İlk kitabı reddedilip sonra çok ünlü olan yazarlar
Bu arama, moral içindir.
21. Yayınevinden cevap gelmezse tekrar mail atmalı mıyım?
Hayır.
Bu Sorular Neden Bu Kadar Yorucu?
Çünkü yazarlık, yalnızca kelime üretmek değildir. Yazarlık, belirsizliğe uzun süre dayanabilme sanatıdır. Bir kitabı yazarken yalnızsındır. Ama onu yayınevine gönderdiğinde, yalnızlığın başka bir boyuta geçer. Artık kitap senden çıkmış ama henüz dünyaya karışmamıştır. Bu aradaki boşluk, en sevmediğimiz alandır.
Bekleme Sürecinde Zihni Nasıl Koruruz?
Bu 21 sorunun her biri, aslında tek bir duygudan beslenir: Kontrol kaybı.
İşte bu yüzden:
- Yeni bir hikâye yazmak
- Okumaya devam etmek
- Blog yazmak
- Kısa denemeler yazmak
- Başka projelere yönelmek
zihni hayatta tutabilir. Beklemek, üretmeyince insanı yer. Ama üretirken beklemek, her şeyi biraz daha yumuşatır.
🖤Sevgiler.
Yorumlar
Yorum Gönder
Yorum Bırak