Bazı insanlar evcil hayvan besler.
Bazıları bitki.
Bazı insanlar ise kendi yazdıklarını besler.
Beslemek dediysek, öyle sevgi dolu, şefkatli bir ilişki değil. Daha çok, karşılıklı bağımlılıkla ilerleyen, hafif toksik, bol egolu, son derece dramatik ama dışarıdan bakıldığında son derece estetik bir bağ.
Çünkü yazarın metniyle kurduğu ilişki, diğer insanların anlayabileceği türden değildir. Zaten herkes anlamasın diye yazılır.
Bu yazıda bir yazarın kendi kitabıyla kurduğu sağlıksız bağı yakından inceliyoruz!
1. Metni Kendi Zekâsının Kanıtı Olarak Görmek
Bu metin sıradan değildir.
Bu metin, yazarın evrene bıraktığı zarif bir gözdağıdır.
Her cümle şunu fısıldar:
“Ben düşündüm. Ben yarattım.”
Metin, yazar için bir hikâye değil; entelektüel üstünlük belgesidir. Kim okursa okusun, içten içe şunu hissetmelidir:
“Bunu yazan kişi benden biraz daha zeki.”
Aksi halde zaten neden yazılsın?
2. Romanını Okuyacak Kişileri Titizlikle Seçmek
Bu roman herkes için değildir.
Metroda okuyanlar, plajda güneşlenirken sayfa çevirenler, yatmadan önce “hafif bir şeyler” isteyenler… hayır. Asla.
Bu romanın okuru; loş ışıkta, kahvesi soğurken, hayatını ve yaptığı tüm hataları sorgularken okumalıdır.
Yazar, romanını herkese açmak istemez.
Çünkü bu bir kitap değil, seçkinler kulübüdür.
3. Romanı Fazla Sevdiği Halde Bunu Asla Açıkça Kabul Etmemek
Yazar kitabını çok sever.
Ama bunu belli etmez.
Dışarıdan bakıldığında sürekli kusur bulur, didikler, söylenir:
“Şurası olmamış.”
“Bu cümle fazla uzun olmuş.”
“Burada beni bile aşmış olabilir ama çok belli etmemeliyim.”
Aslında kitabına hayrandır.
Ama bir yazarın kendine bu kadar hayran olması ayıp sayıldığından, bunu bir alay perdesiyle örter.
4. Kitabı Kendi Karanlığının En Estetik Versiyonu Olarak Görmek
Hikâye karanlıksa, bu bir sorun değildir. Bu bir derinlik göstergesidir.
Romandaki karanlık, yazarın iç dünyasının filtrelenmiş, parlatılmış, sanatsal versiyonudur. Gerçek hayatta bu kadar karanlık olmak yorucudur. Ama romanda? Son derece konforlu.
Okur rahatsız oluyorsa, bu da ayrıca gurur vericidir.
Çünkü rahatsız edici olmak, çoğu zaman sıradan olmamaktan daha iyidir.
5. Roman Yazmayı Bitirdikten Sonra Boşluğa Düşmek
Roman bittiğinde, yazar kısa süreli bir varoluş krizi yaşar.
Çünkü birkaç ay boyunca bir evren yaratmış, karakterlere kader biçmiş, hayatlar kurup yıkmıştır.
Şimdi ise tekrar sıradan bir ölümlüdür.
Bu yüzden yazar, yeni bir metne hemen başlar.
Çünkü tanrıcılık oynamak bağımlılık yapar.
6. Kitabı Okura Teslim Ederken Gizli Bir Üstten Bakış
Yazar, zihninde kitabını okura uzatırken nazikçe gülümser.
Ve iç sesi şunu söyler: “Hazır mısın?”
Bu bir paylaşım değil, bir sınavdır.
Okur metni ne kadar anlarsa, o kadar değerlidir.
Anlamazsa?
Sorun kitapta değil, okurdadır. Elbette.
7. Kitabı Eleştirirken Bile Aslında Onu Övmek
“Şurası daha iyi olabilirdi.”
“Bunu biraz sadeleştirmeliydim.”
Bu cümleler, yazarın kendine duyduğu gizli hayranlığın kibar ambalajlarıdır.
Çünkü derinlerde bir yerde kendine şunu söyler: “Yine de senden iyisini yazan pek yok.”
Sağlıksız Ama Son Derece Keyifli Bir İlişki
Bir yazarın kitabıyla kurduğu bağ sağlıksızdır. Ama son derece eğlenceli, estetik ve egoyu besleyen bir bağdır. Ve gereklidir.
Sonuçta bu ilişki, ne terk edilebilir ne de tedavi edilebilir.
Bu, karşılıklı beslenen, birbirini yavaş yavaş büyüten, ara sıra yoran ama asla sıkmayan tuhaf bir birlikteliktir.
Sağlıksızdır, evet.
Ama edebiyat zaten ruh hâli mükemmel insanların icadı değildir.
Ve bir yazarın, kendi yazdıklarıyla sağlıklı bir ilişki kurması, edebiyat adına biraz can sıkıcı olurdu.
🖤 Sevgiler.
Yorumlar
Yorum Gönder
Yorum Bırak